Dünyanın hangi ucunda olursa olsun, bir tatlı söz, rengarenk çiçeklerin uzandığı bir bahçe ve muhteşem gün batımları, insanları mutlu eder...
Bir varmış bir yokmuş demeden önce, mutlu olmanın sevgiden geçtiğini unutmayın, sevdiklerinize bunu söylemek zor değil...
Hayata dair söyleyecek güzel kelimelerin varsa bunları ne kadar süslediğinle ilgilenmeyecektir karşındaki. Ne denli içten olduğunuzla ve ne kadar cesarete sahip olabileceğinle ilgilidir bazı şeyler...
Hayatta sadece doğru kapıyı seçersen, atacağın adımların güçlü olacağı gibi, bazen de sadece kalbini dinlemelisiz. Ne derler bilirsin: Hayat; Fırtınanın dinmesini beklemekle ilgili değildir; yağmurda dans etmeyi öğrenmekle ilgilidir...
Edebiyat ve Yazılarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Edebiyat ve Yazılarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
28 Mart 2015 Cumartesi
14 Şubat 2015 Cumartesi
Life A Short Love Story, Valantine' s Day
Today is Valantine' s Day and life is so short. Everybody need love someone or somethings. Maybe this can be nature love or animals love or to someone. Rain or shine life is beatiful and love is so important. This is Valantine' s Day amd this video is my gift to you...
23 Ekim 2014 Perşembe
Ufkunuzu Genişletmezseniz; Dünya gittikçe daralır...
Nasıl bir şeydir ki sevmek nasıl evrensel paha biçilemez bir histir. Yeri geliyor her şeyi seviyor insan, yeri geliyor nefret ediyor. Ve büyük dengesizlikleri, arada ince bir çizgi var diyerek nasıl da maskeliyor.
Çoğu sevgiler, aşklar para ve onun getirileri üzerine kurulmuş. Doğayı sevse insan, dağları, ağaçları hayvanları; nasıl Amazon ormanlarında hergün hemen hemen kaçak olarak 2500 tane ağaç kesilmesine göz yumacak.. Ya da nasıl göz yumar Afrika da binlerce insanın hastalıktan, açlıktan ölmesine. Bana dokunmayan yılan bin yaşasıncılık anlayışı, yılan size dokunduğunda çok geç kalınmış olacağını bildirir aslında.
Sevgi sempozyumları düzenleyip, resepsiyon gecelerinde pahalı giysiler, çantalar, smokinler ve ellerinde şampanyalarla nasıl da tartışırlar açlıkları, hastalıkları ve böyle geceleri yapıp destekleri için içleri rahat olarak ayrılırlar oradan.
Hayvanları derileri, kürkleri için hunharca katlederken, bunun yanında bir çok yıkıma dur demezken; savaşlar, silahlar, zırhlı araçlar için nasılda fazla bütçe ayırırlar.Dünya kendini yenileyebilen doğal kaynaklarla dolu muazzam bir gezegen. Fakat her geçen gün yok ediliyor; besin zincirinin en üstündeki, en gelişmiş, en zeki olduğu düşünülen tür tarafından...
Umursamamak çağımızın en büyük bulaşıcı hastalığı aslında. Çünkü tüm kaynaklar eşit kullanıldığında Dünya üzerinde yaşayan her canlı mutlu olabilecek şekilde yeterlidir.
Kendini gezgin ilan edip; toplumun sıkıcılığı, iki yüzlülüğü, dengesizliğinden bıkmış kişiler aslında çoğusunun bakış açısındaki gibi meczup değil sadece birer duyarlı birey. Hali hazırda görülmesi gereken doğal güzellikler tükenmeden, gezmek, görmek keşfetmek ve bu yolculukta kendi benliklerini tanımak istiyorlar sadece. Gezginler; en duyarlı, en hoşgörülü insanlardır. Yarım ekmek yiyecekleri olsa paylaşırlar sizinle.
Neden çantalarını sırtlarına takıp Dünya' yı gezmeye çalışıyorlar sanıyorsunuz. Geri döndüklerinde tüm hırs ve nefretlerinden arınmış değişmiş olacaklar. Çünkü kendilerine dışarıdan bakmayı öğrenip, tanıdıkları her farklı kültürde, farklı Dünya' lar keşefedecekler.
Sevmek hissetmektir. Sizi tutsak etmez, tam tersi özgürleştirir ve duyarlı birer insan yapar...
1 Ekim 2014 Çarşamba
An Gelir Sorgularız Yaşamı...
Hayata büyük bir ümitle başlayan balık sürüleri, denizin derinliklerinde balıkçılar tarafından gerilmiş ağlara takılarak her şeyi noktalıyorlar. Onlar için yaşamın anlamı, ağlara kadar yüzebildiklerinden ibaret...
Hislerin karmaşıklığı da belki bizi sadece ağlara dek canlı tutabiliyor. Hayatın karanlık dehlizleri var; ümitlerimizi elimizden alıp, her şeyi imkansızlaştıran ve yalan kılan dehlizler. Tüm bunların kısacık bir rüya olduğunu bilipte inadına yaşamaya çalışmak, o kadar acı verici ki. Ve hala sevmeye çalıştığımız bu yaşam, arkamızdan kimbilir daha ne karanlık planlar yapıyor...
Ciğerlerimize çekiyoruz gri şehirlerin bu tozlu havasını, belki beynimizi uyuşturup her şeyi unutmak için dibine vuruyoruz alkolün. Ne var ki, bunların hiçbiri uzak tutamıyor bizleri; bizim takılmak zorunda olduğumuz ağlardan. Bazen de uçurumun kenarında açan çiçekler gibi olduğumuzu düşünüyorum. Manzaranın güzelliği nefes kesici, oysa ki her daim ölümle burun burunayız....
Yalanlar... Onlar bir hain bir tiyatro oyunundaki tiradın sözleri gibi; gerçeği yansıtan ama sadece rolden ibaret. Rolümüzü unuttuğumuzda ise yaptığımız doğaçlamalar; işte yaşamın gerçek yüzü bunlar..
Tüm hüzünler, melankoliler hiçbir zaman yaşanmışlıkları sıfırlayıp doğduğumuz güne getirmiyor bizleri. Bir insan dünyaya gözünü açtığı andan itibaren acılara, yalanlara, yozlaşmış anılara ve hatta arada sus payı olarak verilen mutluluklara 'merhaba' diyor. Yalan içinde doğrularımı arıyoruz bizler, yoksa zaten doğrular içimizdeki yalanlar mı?
26 Eylül 2014 Cuma
Uzak Şehirler _1. Bölüm_
Günlerden sonra ilk kez hiç gitmediğim bir şehri özlüyorum. Gecelerimin ne denli çılgın olduğunu ve insanların ne denli yabancılaştığını umursamadan...
Gözümü her yumduğumda martıların seslerini duyuyorum, denizin çok yakında olduğunu hayal ederek.
Birini sevmeye her başlayışımda, belki de seni hatırlıyorum ya da yüreğime haksızlık yapıp yalan söylemiş gibi hissediyorum. Yalnızlığın kadim dostluğunun acı vermediği zamanları özlüyorum, her nefes alışımda. Sessiz çığlıklarla isyan ediyorum dünyaya ve hayata. Sonra hiçbirşey olmamış gibi yaşamaya çalışıyorum, kalabalıklara karışıyorum. Ne acı...İsteklerimi her düşündüğümde ne kadar boş ve değersiz şeyler olduklarını fark ediyorum. Hiç gitmediğim o şehirdeki, bir ihtimalle beni düşünmeyen o insanı düşünerek.
Dolunayın olduğu geceler özgürlüğe bir adım daha yaklaştığımı duyumsamak sevindiriyor beni. Ama bu şehir hep zincirlerimi anımsatıyor bana. Sokaklar kale surları misali, geçit vermiyor adeta. Ve sadece susuyorum, göz yaşlarımı yüreğimin çok derinlerine akıtarak.
Kalbimin derinliklerinde oluşan o kutsal havzaya daima yenilerini ekliyorum. Yenilgiyi küçümseyerek ve son bir gayretle güçlü görünmeye çalışarak. Yorgunluktan yaşayasım gelmesede bazen anımsadığım o anıları düşünerek, bir köşesinden hayata tutunuyorum.
Çok uzaklara gitmek isteyişimin nacize sözleri bunlar. Bunlar, hayallerin inşaasını sağlayan temelin parçaları. Her yeni günle, herkesin hikayesi baştan yazılır. Ve her biten gün, aslında biraz pişmanlıktır, yarım kalan her şey için...
Hiç yaşayamacağım şeyleri özlüyorum daha önce yaşamışçasına. Ve isyan edemesemde yaşadıklarım çok yavan kalıyor bazen. İlk kez hiç gitmediğim bir şehri özlüyorum...
24 Eylül 2014 Çarşamba
Gerçek Özgürlük...
Kaç kayboluş geçer esaret dolu bir bedenden. Bir ruh tarifi mümkünsüz kaç acıya ev sahipliği yapabilir ki? Güneşi teninde hissedememek ve artık loş sokaklara gölgenin düşememesi gibi zor kayboluşlar bahşeder esaret... Oysa denizin kokusunu ruhunda hissedebilmek ve tüm yalnız şehirleri belki de ruhunla görmen gerek.
Sokaklar aynı, üzerinde eskimiş, paslanmış anıların asılı kaldığı sokaklar. Yaşanmışlıkların üzerine, sigara dumanı gibi sinmiş kasabalar hala aynı. Değişen bir tek üzerindeki ölümlü bedenler... Ve belkide esarete yenik düşmüş ruhlar...
Bunalımlarını derin mezarlara gömsen, üzerlerinde ateş kırmızısı zambaklar yetişse; toprağın altındaki bedeni unutturabilir mi? Ya çektiği acıları ya mecbur kaldığı esareti?
Herkesin içinde anlık özlemler, anlık isyanlar var zaman zaman neye karşı olduğunu bile bilmediği. Kabusların çıkarsız duygularına tutunmak istediğinde, insanların içlerindeki uzaklık gözlerini kamaştırıyor. İçlerindeki ufuk çizgisinin, yüreklerini yakan bir kızıllığı ve gecikmiş umutları var.
Hayatı en çok esaret altındakiler sorgular. En güzel günlerin anıları, onların mahkum zihinlerindedir. En güzel şiirleri onlar yazar ve yaptıkları resimler gördüklerinin çok ötesindedir. Onların esareti somut parmaklıklar ardındadır sadece, çünkü ruhları, hiçkimsenin olamayacağı kadar özgürdür. Kabullenmişliğin mağrur yollarında son enerjileriyle umutlanmayı görev bilmişlerdir kendilerine. Onların gidilecek nice istasyonları, yetişmesi gereken uçakları yok. Belki sadece küçük bir bahçeleri ve küflü bankları var. Özgür insanların yüreklerindeki uçurumlara karşın, onların umut etmeyi bırakmadığı sıcacık yürekleri var. İşte budur gerçek özgürlük...
Sokaklar aynı, üzerinde eskimiş, paslanmış anıların asılı kaldığı sokaklar. Yaşanmışlıkların üzerine, sigara dumanı gibi sinmiş kasabalar hala aynı. Değişen bir tek üzerindeki ölümlü bedenler... Ve belkide esarete yenik düşmüş ruhlar...
Bunalımlarını derin mezarlara gömsen, üzerlerinde ateş kırmızısı zambaklar yetişse; toprağın altındaki bedeni unutturabilir mi? Ya çektiği acıları ya mecbur kaldığı esareti?
Herkesin içinde anlık özlemler, anlık isyanlar var zaman zaman neye karşı olduğunu bile bilmediği. Kabusların çıkarsız duygularına tutunmak istediğinde, insanların içlerindeki uzaklık gözlerini kamaştırıyor. İçlerindeki ufuk çizgisinin, yüreklerini yakan bir kızıllığı ve gecikmiş umutları var.
Hayatı en çok esaret altındakiler sorgular. En güzel günlerin anıları, onların mahkum zihinlerindedir. En güzel şiirleri onlar yazar ve yaptıkları resimler gördüklerinin çok ötesindedir. Onların esareti somut parmaklıklar ardındadır sadece, çünkü ruhları, hiçkimsenin olamayacağı kadar özgürdür. Kabullenmişliğin mağrur yollarında son enerjileriyle umutlanmayı görev bilmişlerdir kendilerine. Onların gidilecek nice istasyonları, yetişmesi gereken uçakları yok. Belki sadece küçük bir bahçeleri ve küflü bankları var. Özgür insanların yüreklerindeki uçurumlara karşın, onların umut etmeyi bırakmadığı sıcacık yürekleri var. İşte budur gerçek özgürlük...
20 Eylül 2014 Cumartesi
Vazgeçilen Hayaller...
Güvenebileceğin belli insanlar vardır bu hayatta. Onlar, vazgeçilmezlerin olmuştur belki de "sonsuzluğum" diye tasfir edersin onları. Hayattaki tüm hayallerin, ideallerin onlar için sabun köpüğü olarak kalmış, gerçekleşememiştir...
Ama yine de mutluyum diyebilmişsindir her şeye rağmen. Sorgusuz, sualsiz ve en önemlisi koşulsuz benimsemişsindir onları. Onlarsız bir hayat, hayal edemeyeli sanki asırlar olmuştur. Kendini hatırlamıyorsundur daha öncesinde ve tanıyamıyorsundur.
Güven zor iştir. Tehlike sınıfı çok yüksektir mesela güvenin. Çünkü, çok ciddi sonuçlar doğurabilir. Yine de güçlü bir yapısı vardır insanoğlunun. En güçlü fırtınalara karşı bile, istikrarlı bir benliği vardır. Umursamaz, soğuk tavırlarını yumuşatan tek şey; sadece saf sevgidir. Ama bunun için tüm hayallerinden vazgeçtiğinde, sağlam bir duruş istersin karşında ve zaten bu en doğal hakkındır aslında...Bu çok zor bizim toplumumuzda, çoğu kişi sadece mecbur olduğu için seviyor gibi görünüyor birbirlerini, belki biraz da alışkanlık. Saygı sınırları deniz seviyesinin altında yaşamaya çalışan, belki milyonlar var dışarıda bir yerlerde. Hayattan aldıkları tat; biraz tuzlu, biraz hüzünlü... Kendini duygulara karşı kapatmış robotsal hareketlerle, günlük devinimler arasında ismine _yaşam_ dediği olguyu inadına sürdürüyorlar. Ne yazık... Yazık ki bir çoğusu buna inanılmaz zorlanıyor, hırpalanıyor.
Sonra aynaya bakıyorsun ve aslında şanslı olduğunu görüyorsun. Hayallerinin o kadar da önemli olmadığını hissediyorsun çünkü, sen belki o milyonların hayalini yaşıyorsun farkında olmadan. Esaret karşısında, hayallerin ne kadar önemsiz şeyler olduğunu anlayıp, mutlu oluyorsun. Başkalarının hüznü, seni içindeki melankoliden bu şekilde kurtarıyor işte...
19 Eylül 2014 Cuma
Sessiz Serzenişler...
Kâbusların karmaşasındaki içsel acıyım ben. Yitip giden çocuklukların, gün batımında balık tutamadığı çaresiz nehirim. Bulutların da ötesinde, dans eden hüzünlü meleklerin sessiz çığlıklarıyım. Beni göremezssiniz... Ben, dizleri yara bere içinde, eli yüzü kirli bir çocuğum. Karanlık gelecekle, bulanık geçmiş arasına sıkışmış, çocukluğunu şiddete teslim etmiş; yalnız bir çocuk...Bilinmezliğin ötesinde gizli bir "sır" ım. Hayata açıklanamayan, merak uyandıran ve kendine bile zarar veren bir -sır-...
Uykudaki gecenin tek mirasçısıyım ben. Sabahın kanlı elini, ufuk çizgisine sürmesini; yas dolu gözlerle izleyen yorgun bir mirasçı.
Dünya değişmeyecek, belki daha da yorularak, daha da kötüleşerek yalanlarla çürüyüp gidecek. Ama umutları yitip bitiren ustalıkla, rollerimizi oynayan bizler varız. Dünya değişmeyecek...
Değişmeyen dünyada, hayatın içine sıkışıp kalmış günahkar ruzlarız bizler. Ben; bilinipte söylenmeye korkulan sözleri, yazan biriyim sadece. Gecenin sessizliğinde, umudun çaresiz bekleyişlerini duyan tek kişiyim... İmkansız çığlıklarla; bulutların ötesindeki meleklere haykırma cesaretini gösterip, onları daha da hüzünlendiren bir ölümlüyüm sadece.
Belki martıların kanat çırpışları, belki de başak tarlalarını okşayan narin rüzgarım. Öfkelerine gem vurmayı başarmış ve kimi zaman içi nefretle dolmuş biriyim.
Ben asi rüzgarların sözcüsü; gecenin tek mirasçısı, umutların içli ağıtlarını dinleyip hiç değişmeyecek bir dünya için hüzünlenen meleklere haykırıyorum... Sessiz ve kuzguni çığlıklarlar...
18 Eylül 2014 Perşembe
Şehirler Sadece Bazen Yenidir...
Bazen hayat kapkaralık bir yoldur; ve bu yolda sadece insanların hayatı heba olmaz, bazı zamanlar şehirlerde heba edilir, yenilik uğruna yok olur, görünümleri çarpıtılır ve gri betonlara teslim olurlar... Eski sahipleri baktığında tanıyamaz yaşadığı sokakları, doğduğu evi, ona hayat veren o şehri…
İnsanlarla sokak kedileri, birbirlerine çok benzerler aslında. İnsanlarda genelde doğduğu mahalleyi, sokakları, terk etmek istemez uzaklara gitse de; yine doğduğu yerden bir ev almaya çalışırlar. Sokak kedileri de aynı sokakta; aynı muhitte yaşar, zamanı geldiğinde çıkmaz sokakların birinde, karanlıklar ardında göçüp giderler. Ayrıca iki ırkta, istikrarla nankördür. Hatta bazı insanların gururu, aptallık seviyesine ulaşacak kadar fazladır. İki ırka da iyilik yaparsınız ve sonunda, pençelere ve umulmaz peşkeş çekmelere maruz kalırsınız. Ama en azından kediler sevimlidir. İnsanların ise sevimli olduğu zamanlar, pek sınırlıdır...
Grileşmiş şehirler, satıcıları için bulunmaz güzellikte dükkanlardır. O satıcılar; bunalımlı trafikten, sıkılmış ruhlara sahip insanlardan, hayallerine yenik düşüp kaderine razı olmuşlardan olağanüstü haz ederler. İnsanlara bir şekilde, yaptıkları yüksek konutları satmaları adına didinip dururlar ama sonunda inadına da kazanırlar. Fakat alıcılar ise; tüm benliklerinden, eski evlerinden, arsalarından vazgeçmiş, belki müstakil evlerini kentleşme adına feda ederek ve hatta tüm çocukluklarından, insanlıklarından, yeni saçma değerler uğruna vazgeçerek bu yüksek konutlara suçlu gibi teslim olumuşlardır... Kendi oluşumlarına aynı sokakta devam edebilmek üzere; acılarına sadece yeni kavramlar koyarak, dışı süslü yeni konutları beğenebileceklerdir... Çünkü onlar da malesef artık bu yenilikçi dünyanın, maskotu olma yolunda ilk adımlarını atmışlardır.Bazen hayat çok karanlık bir yolun ikinci yarısı gibidir. Çalışırsın, çabalarsın, bir yerlere ait olduğuna dair iyimser hisler beslersin ve hayat artık senin rolünün bittiğini söyler. Çok karamsar yaklaşımlarla bakabiliyoruz bazen yaşama bu doğru... Ama bu sadece içinde bulunduğumuz durumun değiştirilemez baskısı. Ve belki de modern çağın şehirlerinin üzerimize yüklediği sözde yenilikçi yükleridir... Kimbilir...
17 Eylül 2014 Çarşamba
ONLAR...
Onlar; kendilerince bir rüyalar krallığı kurar; sisler içinde hayallerden oluşturulmuş şatoları, düşten yapılma şövalyelerden orduları, ama inadına kabus gibi surları vardır.
Düşman giremez onların krallığına ama fark ederler ki; günden güne aslında, kendileri hapsolmuştur içeriye. Komünist rejimdeki bir ülkenin kendini dünyaya kapatması gibi, onlar da kendilerini rüyalar krallıklarına hapsetmişlerdir. Sadece kendi kendilerine; bazen kopuk benliklerinden, bazense yapayalnız bir köşede…
Daha uzaklardaki düşler de sirayet eder bazen yüreklerine, ama pas vermeyip geçip giderler. Çünkü onlar; yalnızca kendi galibiyetlerinin peşinde koşan, bencil hükümdarlar gibi umursamazlar hiçbir şeyi.
Zamanları çoktur onların; beklemek için, yaşamak için, savaşmak için... Bol sandıkları zamanlarının bittiğini, kum saatindeki hoyrat kumlar söyler diye de gizli bir korku büyütürler içten içe. Fakat, devekuşu başını toprağa sokunca kimsenin kendisini görmediğini sanır ya; onlar da zamanın nasıl geçtiğini görmezden gelip, belki bir gün durur ve onlara bir seçenek tanır diye beklerler.Tüm bu rüyalar krallığı gerçek yaşamın ta kendisi aslında; onların kanlarının son damlasına kadar kalıp, mücadele etmeleri gereken yer "gerçek yaşam"...
Kendilerini asla anlayamamış bu diyarı bırakıp gitmekte zor, hatta imkansızdır onlar için. Hırslarının zavallıca köleleri olmuş; anlatılan bir şeyi anlayabilmeleri için, parasal değerini duymaları gereken bir hale gelmişlerdir. Duygusuz, gösterişçi canavarlar yaşıyordur, o yüzlerindeki sevimli maskelerin altında. Kendilerine ait olan her şey için ölesiye gösterişçi, fakat birine makul bir yardım etme anında alabildiğine duygusuz...
Burası gerçek yaşam: romanların, filmlerin, düşlerin ötesinde; yıkımların, açlıkların olduğu yer.
Dünyanın terazisi bozulduğu günden beri her şey dengesiz, her şey biraz eksik. Ve onlar daha da eksiltiyor... Bazılarının içinde yeşermeye çalışan duygu filizlerine, asit yağmurları yağdırıyor onlar. Sevgi dolu büyüyebilecek her şeyi nefret kırıntılarıyla besleyip; ninni yerine, nefret sözcükleriyle uyutuyorlar...
Yalanlardan korksa bile yine de hayatını yalanlar üzerine kuran onların, sahte mutluluklarını;
ne olduğunu bilmediği için, karanlıktan ve ölümden korkmayan bir çocuğun cesurluğuna değişmem...
16 Eylül 2014 Salı
Tirilye - Tirilya Bir Başkaydı...
Bursa' nın ilçesi Mudanya yakınlarında, artık hemen hemen herkesin bildiği birazda dizilerden tanıdığı Trilya kasabası vardır. Burası eskinin köyü şimdilerin kasabası hala betonarme yapılaşmaya karşı dirençle savaşan; meydanındaki kahvesinde oturan yaşlı amcalarıyla, arnavut kaldırımlı ara sokaklarında koşup oynayan çocuklarıyla, tarih kokan sevimli bir kasaba olarak varlığını sürdürüyor. Diziler çekildi, turistler geldi gitti ama neyse ki bunların hiçbiri kasabanın öz yapısını pek bozmadı. Meydandan sahil kenarına uzanan dar yolun sırasında sabunlar, zeytinyağları, hediyelik eşyalar satan dükkanlarıyla bir de şarap tadım evi mevcut.
Sahilinde sıra sıra çay bahçeleri, biraz iç kısımlarda balık lokantalarıyla her isteğe göre hizmet vermeye çalışıyor kasaba. Ama asıl çay, çamlı kahvede içiliyor tavşan kanı lezzetli mi lezzetli. Çamlı kahve kasabanın yüksekte kalan tepesinde bulunuyor. Her yere hakim hem kasaba, hem deniz manzarasıyla gelenlere, çayın yanında bir tutamda huzur ikram ediyor. Çamlı kahvenin olduğu yer önceden yeşillikti ve çamlar tepenin hakimiydiler. Bazen _o zaman köyken_ köyün kadınları akşamüzeri semaveri kapıp, eşlerinin tarladan dönmesini beklerken; bu çamların altında oturur, ağaçlara yarenlik ederek, muhabbetlerini burada sürdürürlermiş o zaman beri çamlı kahve buranın adı.
Kasaba meydanına pararel bir sokakta eski rum okulu bulunuyor. Resimdeki gibi mağrur, yıllara kafa tutan bir şövalye gibi yıkılmamak için savaşmakta. Yıllardır restorasyon yapmaya yanaşmadılar. İçine girmek normalde yasak. Biz bir yerlerden yol bulup girdik. Üst katlarda alt katı gören zemin çöküntüleri var ve merdivenlerin genelde yarısı yok. Tavan kısımlarında da yer yer dökülmeler, yıkıntılar mevcut. İçerisi kırlangıçlar için korunaklı yuvalara misafirlik ediyor. Resimdeki gibi bir çok kırlangıç yuvası var cıvıl cıvıl yavrularıyla... Buraya paralel bir kaç sokak yukarıda ise; girişleri tamamen kapatılmış sadece bahçe duvarlarında bulunan yuvarlak pencerelerinden bakabildiğimiz bir kilise var. Öylece kimsesiz bekliyor yılların geçmesini...
Trilya eski bir Rum kasabası; Rumca 3 aziz anlamını taşıyan Trilya kelimesi, M.S. 376' da İznik konsülünden aforoz edilerek bölgeye yerleşen papazlardan almış adını. Bir diğer isim rivayeti ise; Trilye kelimesinin latincede küçük kırmızı balık anlamına gelmesi ve köyün kıyılarında bolca barbun balığının bulunmasından dolayı bu ismin verilmiş olması yolunda.Şimdilerde o balıkları görmek pek mümkün değil tabiki. Kasabada kalınacak yer olarak; Trilye Kaplan Hotel, son yıllarda açılmış olan deniz kıyısındaki lüks Trilyalı Butik Otel ve bir kaç pansiyon mevcut. Eskiye nazaran artık kalınacak yer sıkıntısı çekilmiyor.
Burada henüz çamlı kahvenin yerinde çamlar salınıyorken ve ben 6-7 yaşlarındayken bir kayboluş anım var...
Ailemle yazları, hemen hemen her hafta sonu gelirdik buraya. Onlar sahildeki çay bahçelerinde otururlardı, bende arka tarafındaki parkta oynar ya da etrafta gezinirdim.
Hayvanları çok fazla sevdiğim için, orada onu gördüğüm an her şeyi unuttum. Yerde yatıyordu. Yanına gittiğimde, minik ıslak burnu kıpır kıpır başını kaldırdı ve kuyruğu yüreğindeki tüm sevgiyle sallanmaya başladı. İncecik boynunda dünyanın tüm yükünü çekecekmiş gibi sarılmış zincir, derme çatma yuvasına bağlanmıştı.
Tutsak mıydı orada? Yoksa mutlu mu? Bunu kestirmek çok zordu. Tüylü kulakları uzun ve başının iki yanına sarkıyordu. Onunla bayağı oynadık, birbirimizi çok sevdik. Yanına oturup, patilerinin arasındaki küçük kemiği minik dişleriyle tutmaya, kemirmeye çalışmasını büyük keyifle izledim. Saatler geçti ve farkına bile varmadım. Sanki zaman durmuştu da sadece minik köpekle ikimiz vardık koca dünyada. Ve o tarihi çıkmaz sokak, bizim her şeyden saklanma yerimiz olmuştu. Zamana hapsolmuş ya da zaman içinde mazide takılı kalmış salınıyorduk...Bu sıralarda ailem çay bahçesi çalışanlarına ve sahibine haber vermiş her yerde harıl harıl beni arıyorlarmış. Kaybolduğumu, kaçırıldığımı veya kafalarında bir sürü vahim felaket senaryosu yazıp üzülüyorlarmış. Bense her şeyden habersiz küçük köpekle zaman geçirmeye devam ediyordum.
Sokağın başında genç bir kız gördüğümde -Buldum onu diye bağırmaya başladı. Hangimizi köpeği mi beni mi? Ben kaybolmamıştım ki, sadece bu tatlı oyun arkadaşımla vakit geçiriyordum. Genç kız beni elimden tuttu, çekiştirerek sokaktan çıkarttı. Arkama dönüp baktığımda; minik köpeği kafasını yana yatırmış, kulaklarını kaldırmış oturur şekilde bana bakarken gördüm. Veda bile edememiştim...
Ama annemleri ağlarken gördüğümde biraz fazla ileri gittiğimi anlamıştım. Çok kızdılar, söylendiler ve ağladılar...
Arabaya binip dönüyorduk ve benim aklım hala o sokakta, o minik yavrudaydı. Çocukluk işte, ailem için üzücü bir gün olmasına rağmen ben anımlarımda güzel hatırladığım bir gün geçirmiştim...
Her şeye rağmen görülmesi, gezilmesi gereken bu dar sokakları, bu tarihi mekanları yabana atmayalım bir kaç gün bile ayırsak gidip gezelim derim...
Fotoğraflar: Melike Eroğlu
Geçmişten Çocukluk Esintileri...
Çocukluk yazlarını, sahil kasabalarında geçiren insanlar şanslıdır. Denizin yakınlığının verdiği huzur, az katlı binalar ve hep bir tatil havasında hissettirir. Diğer yandan ise insanı kucaklayan çam ağaçları ve zeytinlikler... Çocukken her şey daha güzel, daha alımlı görünür göze. Güneşin batışını izlerken; arkadaşlarla deniz kenarından toplanan taşları denizde kaydırarak yarıştırmak ve bisikletlerle yapılan, orman yollarındaki keşif gezileri hepsi birer efsanevi anıdır aslında.
Orman yollarının tozlu topraklı engebeli arazilerinde, yamuk yumuk sürülen bisikletlerle yapılan o doyulması zor keşif gezileri... Kasabaya süt getiren amcanın, yol üzerindeki mütevazi ufaklıktaki çiftlik evi ve muazzam güzellikteki atı "Ateş". Tüyleri güneşte ışıldardı Ateş' in çok iri, sağlıklı, kaslı bir attı. Sütçü amca buz gibi ayran ikram ederdi bizlere ve Ateş ile övünerek, annesinin bir İngiliz yarış atı olduğunu söylerdi. Ama malesef babası safkan olmadğı için de Ateş yarış atı olamamış, hayatı boyunca muhtemelen yük ve sütlerin bulunduğu arabayı taşımıştı.
Sütçü amcanın birde köpeği vardı. İri siyah beyaz, kısa tüylü bir köpek. Bizim peşimizden koşarak, yolun yarısına kadar bize yol arkadaşlığı yapar, kendi bölgesi bitince, bir kaç havlayıştan sonra boynu bükük geri dönerdi.
Arkadaşlarla hazırlanıp gidilen tatlı piknikler, çocukça muhabbetlerde cabasıydı. Şimdiki çocukluk oyunlarından daha yaratıcı olarak oynanan, teknolojinin tuzağına düşmemiş ilginç fikirlerde vardı tabii.
Akşamları evlerin etrafında oynanan saklambaç oyunları, en eğlenceli klasiklerden biriydi. Bahçe duvarından sarkan asmaların yere uzanıp, içinde çadır gibi boşluk oluşturduğu bir köşe vardı ki; en gözde saklanma yerlerindendi. Sitedeki evlerin arka taraflarında dolaşılıp, uygulanmaya çalışılan şaşırtmaca taktiklerimiz vardı.
En sevdiğim ise; sitenin en uç arka bölümündeki çim alanda sırtımı duvara dayayıp oturarak, gökyüzünü izlemekti oyun esnasında. O kısacık zaman diliminde; dolunay ve etrafında muhafızları gibi duran yıldızlar, kimbilir neler fısıldarlardı bana. Siyah bir kadifenin üzerine gelişi güzel saçılmış bir avuç elmas gibi parıldar, kendi aralarında yanıp sönerek şakalaşırlardı adeta. Bunlara dalıp gitmişken kim oyunda ebe olmuş, kim sobelemiş pekte umursamazdım açıkçası. Biraz hayalci yanım, biraz da dizginlenemez macera tutkum vardı sonuçta.
Yazın bir diğer olmazsa olmazı da dondurmalardı. Hiç unutmuyorum iki tane, çift çubuklu birbirine yapışık turuncu, pembe renklerde ikiz buzlu dondurmalar vardı. Onlardan iki arkadaş bir tane alır; paketten çıkan siyam ikizi dondurmayı cerrah titizliğiyle ayırır, iki tane ayrı dondurma elde edip yiyerek kar etmiş olmanın çocukça mutluluğuyla sevinirdik. Çocuklukta muazzamdır sahil kasabaları. Deniz kenarında büyüyen çocuklar imkânı yok, ilerde denizsiz şehirlerde mutlu olamazlar. Kah martı sesi ararlar yakınlarda, kah denizin tuzlu kokusunu.
Sonraları o çocuklar büyüyüp; o sahil kasabaları kötü kalpli müteahhitlerin hedef tahtası haline gelerek, betonarme yapılara kurban gitse de oralarda bir yerlerde bırakılan o çocukluklar, o efsanevi anılarda hala yaşıyor olacak ve kimbilir deniz kenarlarında gün batarken o tatlı gülüşleri hala duyulacak...
Çocukluğunu özleyen herekese kucak dolusu selam olsun...
Fotoğraflar: Melike Eroğlu
Orman yollarının tozlu topraklı engebeli arazilerinde, yamuk yumuk sürülen bisikletlerle yapılan o doyulması zor keşif gezileri... Kasabaya süt getiren amcanın, yol üzerindeki mütevazi ufaklıktaki çiftlik evi ve muazzam güzellikteki atı "Ateş". Tüyleri güneşte ışıldardı Ateş' in çok iri, sağlıklı, kaslı bir attı. Sütçü amca buz gibi ayran ikram ederdi bizlere ve Ateş ile övünerek, annesinin bir İngiliz yarış atı olduğunu söylerdi. Ama malesef babası safkan olmadğı için de Ateş yarış atı olamamış, hayatı boyunca muhtemelen yük ve sütlerin bulunduğu arabayı taşımıştı.Sütçü amcanın birde köpeği vardı. İri siyah beyaz, kısa tüylü bir köpek. Bizim peşimizden koşarak, yolun yarısına kadar bize yol arkadaşlığı yapar, kendi bölgesi bitince, bir kaç havlayıştan sonra boynu bükük geri dönerdi.
Arkadaşlarla hazırlanıp gidilen tatlı piknikler, çocukça muhabbetlerde cabasıydı. Şimdiki çocukluk oyunlarından daha yaratıcı olarak oynanan, teknolojinin tuzağına düşmemiş ilginç fikirlerde vardı tabii.
Akşamları evlerin etrafında oynanan saklambaç oyunları, en eğlenceli klasiklerden biriydi. Bahçe duvarından sarkan asmaların yere uzanıp, içinde çadır gibi boşluk oluşturduğu bir köşe vardı ki; en gözde saklanma yerlerindendi. Sitedeki evlerin arka taraflarında dolaşılıp, uygulanmaya çalışılan şaşırtmaca taktiklerimiz vardı.
En sevdiğim ise; sitenin en uç arka bölümündeki çim alanda sırtımı duvara dayayıp oturarak, gökyüzünü izlemekti oyun esnasında. O kısacık zaman diliminde; dolunay ve etrafında muhafızları gibi duran yıldızlar, kimbilir neler fısıldarlardı bana. Siyah bir kadifenin üzerine gelişi güzel saçılmış bir avuç elmas gibi parıldar, kendi aralarında yanıp sönerek şakalaşırlardı adeta. Bunlara dalıp gitmişken kim oyunda ebe olmuş, kim sobelemiş pekte umursamazdım açıkçası. Biraz hayalci yanım, biraz da dizginlenemez macera tutkum vardı sonuçta.
Yazın bir diğer olmazsa olmazı da dondurmalardı. Hiç unutmuyorum iki tane, çift çubuklu birbirine yapışık turuncu, pembe renklerde ikiz buzlu dondurmalar vardı. Onlardan iki arkadaş bir tane alır; paketten çıkan siyam ikizi dondurmayı cerrah titizliğiyle ayırır, iki tane ayrı dondurma elde edip yiyerek kar etmiş olmanın çocukça mutluluğuyla sevinirdik. Çocuklukta muazzamdır sahil kasabaları. Deniz kenarında büyüyen çocuklar imkânı yok, ilerde denizsiz şehirlerde mutlu olamazlar. Kah martı sesi ararlar yakınlarda, kah denizin tuzlu kokusunu.
Sonraları o çocuklar büyüyüp; o sahil kasabaları kötü kalpli müteahhitlerin hedef tahtası haline gelerek, betonarme yapılara kurban gitse de oralarda bir yerlerde bırakılan o çocukluklar, o efsanevi anılarda hala yaşıyor olacak ve kimbilir deniz kenarlarında gün batarken o tatlı gülüşleri hala duyulacak...
Çocukluğunu özleyen herekese kucak dolusu selam olsun...
Fotoğraflar: Melike Eroğlu
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








